258


aslında werchterle ilgili uzun uzadıya bir şeyler yazmayı düşünmüştüm dönüş yolunda, ama toparlayamadım sonra lafı. uzun lafın kısası, bana baya iyi geldi 4 gün festival havası. devamlı çimlerde yatmaktan mı bilmem, sanki üzerimdeki bütün kötü enerji akmış gibi hissediyorum. öyle bir dinginlikle döndüm londra’ya. emeği geçenlere de teşekkürler.

döndüm döneli, şöyle bir şey var kafamda. sanki kötü zamanlar sona erdi artık. bundan sonra iyi şeyler olacak. böyle bir dönemeçteymişim gibi hissediyorum, öyle bir iç serinliğiyle bakıyorum etrafa. işe güce de daha iyi odaklanabiliyorum.

az önce, buraya ilk geldiğimde aldığım academic year planner’a baktım. ilk aldığımda takvimin üzerindeki kutular hiç bitmeyecek gibi geliyordu. bazı yerlere stickerlar yapıştırmıştım, kritik tarihlere. şimdi onların hepsi geride kaldı. takvim temmuz sonunda bitiyor. bunu farkedince bir hoş oldum. buraya geldiğimde burada geçirmeyi planladığım süre bitmek üzere, hatta aslında belki çoktan bitti. ama benim yeni takvimler almam gerekiyor artık. nasıl da değişiyor işler 5 dakikada. ilginç. bugün ilk iş başvurumu yaptım.

dün imece’de oturuyordum. kapı çaldı. saf bakışlı başörtülü bir kadın, arkasında da meymenetsiz bir adam. imece’de erkek görünce irkiliyorum, ilk adama diktim gözlerimi.

adam “aha işte” dedi, döndü gitti. kadını içeri aldım. listeyi kontrol ettim. sıraya isminizi yazabilirsiniz dedim. ben ismimi bilmem ki dedi. nasıl yani dedim. ismimi yazmayı bilmem dedi. tamam ben yazayım o zaman isminiz ne dedim. ismi hanımmış.

hanım adındaki kadınlar hep ihmal edilmişler gibi gelir bana çocukken. çocuğu doğurunca, ismi ne olacak düşünmeye üşenmişler de, hanım koyuvermişler gibi. milletin kedisinin ismini kedi koyması gibi mesela.

bekleyen kadınların arasına karıştı hanım. sohbete daldılar. çok hastayım ben, ilaçlar yorgunluk yapıyor dedi. antipsikotik ilaçlarmış. derken bekleyen 5 kadın arasında 
ibretlik bir sohbet başladı. 5 kadının 5i de sesler duyduklarından, ölülerle konuştuklarından ve bu seslerle nasıl baş ettiklerinden bahsetmeye başladılar.

hepsi ilaç kullanıyormuş. 3 tanesi elektroşoka girmiş. elektroşok sonrası tecrübelerini de paylaştılar birbirleriyle.

hanım’ın okuma yazma bilmemesine eğildiler bir noktada da. gençsin aslında dediler, eskiler göndermezdi okula..
hanım yörükmüş. dedi ki “biz dağda yaşardık, beni oğlağa yollarlardı. peynir yapardım. öyle çalışırdım, okutmadılar.”

sormak istedim, peki ne oldu da yolun buraya düştü diye. sormadım bir şey.
 
hayallere daldım. burada bu kadınların neredeyse hepsinin ölülerle konuşmalarına, sesler duymalarına, uyuyamamalarına ve ayılıp bayılmalarına kimlerin sebep olduğunu biliyoruz. peki acaba dağda bu işler nasıldı diye düşündüm.

hayatımın bir noktasında, şehirden uzaklaşsam yörük erkeklerin içinde şevkat var mı, bunu keşfe çıksam istedim. fantazi tabi, başka bir şey değil.